Bir Orhan Pamuk ya da Ahmet Hamdi Tanpınar kitabına girmişiz gibi ya da Ara Güler fotoğrafına. Tam da Haliç’te batmak üzere olan güneşin vakti… Balıktan dönen küçük teknelerin, martı çığlıklarına karışan motor sesleri… Birazdan başınızın üzerinde yanacak gaz lambalarının, ağaçların ve hoparlörden gelen Zeki Müren’in yanık sesi altında, henüz dolaba bile girmeden kırmızı örtülü masanıza düşmüş leziz bir balık ve elbette bir duble rakı eşliğinde…
Evet, hiç de yakınımızdaymış gibi durmayan bir manzara. Oysa öyle değil. Trafiğin, karmaşanın ve koşuşturmanın çağında, her nasılsa eski İstanbul’dan kalabilmiş köşeler hâlâ bulunabiliyor. Galata Köprüsü’nün Karaköy ayağının Haliç’e bakan kısmındaki Balık Pazarı’nı biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız bile bulmak zor değil. Pazarın sonuna doğru yürüdüğünüzde denizin kenarındaki taburelerde balık-ekmek satılan yeri göreceksiniz, hemen arka tarafındaysa bahsettiğimiz Akın Balık’ı. Bir tabela aramadan, davet beklemeden ağaçların altındaki masalardan birine rahatça kurulun, kendi evinizdeymişsiniz gibi, Mümtaz Timur sizinle birazdan ilgilenecektir.
Balıkçının taş duvarına yaslandığı bina, sonraları hırdavatçılar çarşısına dönüşen eski gümrük binası. Çocukluğu ve gençliği Balat’ta geçmiş Timur, uzunca bir süre bu binada hırdavatçılık yapmış. Boş olan yan tarafa sandalye masa atıp balık satmayaysa bundan dört yıl önce karar vermiş. “Önceleri fazla kişi yoktu ama zamanla gelenler çoğaldı, insanlar birbirlerini ‘seni güzel bir yere götüreceğim’ diyerek buradan haberdar ediyorlar, birilerinin hoşuna gidiyorsa eğer reklam yapmazsanız bile eninde sonunda daha fazla kişi gelip sizi buluyor” diyor Timur. Onun bu işe başlamasıyla önündeki ve yanındaki boş alanlarda da balıkçılar tezgah açmış. Balıklar hemen yandaki pazardan geliyor, o gün hangi balıklar varsa onları seçebiliyorsunuz. Fiyatlarının da ucuz olduğunu söylemek gerek; mesela çipura, salata ve bir duble rakı 25 YTL.
Ucuzluğunun ve deniz kenarında olmasının yanında gelenleri buraya çeken nedenlerden biri de salaş atmosferi. Bu arada, bu salaşlıkta garipsediğimiz tek şeyin rakının plastik bardakta getirilmesi olduğunu ekleyelim. Timur, işletme anlayışı hakkındaki fikrinden bahsederken böyle bir konseptin, yani salaşlığın bilinçli tercihi olduğunu söylüyor. Kendisinin ‘doğru yolda’ gittiğini gösteren en önemli rehberiyse turistler olmuş hep; bir kez gelip de ertesi yıl tekrar geleceğini söylediğinde burayı yine aynı biçimde görmeyi dileyen turistler… Onun bu tercihinin nedenine dönelim; “Gençliğimden beri bu tür natürel yerlerin meraklısıydım, büyüdüğüm Balat’tan geliyor bir de bu merak. Şimdi bir sürü yeri restore ediyorlar ama ruhunu getiremiyorlar, yabancı bir yer gibi kalıyor. O yüzden şatafatın, neon lambaların olmadığı, ayakların toprağa değdiği, rahat edilen yer, herkese huzurlu ve çekici geliyor, ruhu var çünkü; onu arıyor herkes.”